Pelin Yalçın

"İş hayatında Duygu sadece bayan ismidir."

Archive for the tag “cumhuriyet”

YALOVA, YAZ AYLARI…

Şefik Soyer, Atatürk’ün Yalova’ya gelişlerinde konaklamak ve deniz hasretini gidermek için küçük bir konaklama ünitesi düşünür. Baltacı Çiftliği’nde düzayak dikdörtgen biçiminde, iki katlı küçük bir bina yapılır. Atatürk, bir gün, Baltacı Çiftliği’ni ve oradaki çiftlik yaşamını görmek için arkadaşlarıyla birlikte Yalova’ya gelir. Evin etrafında dolaşırken duvarlardan birinin hemen dibinde dikkati çekmeyen küçük bir çınar fidanı görür. Büyümekte olan bu çınarın, doğası çok rüzgarlı olan Yalova’nın esintili havasında, binanın terasına çarpa çarpa yaralandığını ve zedelendiğini fark eder. Ağaca olan sevgisi kendisini üzer ve konuyu yanındakilere sorar:

– Bu ağacı kurtarmak için ne yapalım acaba?

Arkadaşlarının bir kısmı ağacın yaralan yerini çuvalla sarmayı ve bağlamayı önerir. Birisi ağacı kesmeyi teklif eder.

Atatürk, yanındakiler sanki hiç cevap vermemiş gibi, kendi sorusuna şu yanıtı verir:

– Bu binayı buradan çekelim ve ağacı kurtaralım.

Derhal mühendisler, mimarlar çağırılır ve yapılacak iş saptanır. Binanın uzantısına yeni bir temel hazırlanır ve eski bina, temellerinden açılarak açığa çıkartılır. Kısa aralıklarla alt tarafa borular döşenerek, bina bir caraskalla yavaş yavaş, samtin santim çekilir ve yeni temellerin üzerine oturtulur. Böylece bina ve ağaç arasında oldukça yeterli bir mesafe kazanılır ve ağaç kurtulmuş olur. Ancak bu çekme işi pek kolay olmamıştır. Bu iş için üç gün uğraşılır. Atatürk, bu üç gün boyunca binanın çekilme işlerine bizzat nezaret eder. Çalışmalar tamamlanıp bina yeterince çekildikten ve ağaç kurtarıldıktan sonra bir çocuk gibi sevinen Atatürk’ün dudaklarından şu sözler dökülür: “Oh, nihayet ağacı ıstıraptan kurtardık.”

(Dündar Soyer, Cumhuriyet’le Adım Adım Olaylar, Anılar, Büke Yayınları, 2000)

Reklamlar

CUMHURİYET

Atatürk, Mudanya yolu ile Bursa’ya gidiyordu. Kalabalık bir halk kitlesi iskelede etrafını çevirmiş bulunmakta idi. Bir kadının, elinde bir kağıtla Atatürk’e yaklaştığı görüldü. İhtiyar, zayıf bir kadındı. Ata’nın yolunu keserek titrek bir sesle:

– Beni tanımadın mı oğul? dedi. Ben sizin Selanik’te komşunuzdum. Bir oğlum var; devlet demiryollarına girmek istiyor. Siz onu alsınlar dediniz. Fakat müdür dinlemedi. Oğlumu yine işe almamış. Ne olur bir kere de siz söyleseniz.

Atatürk’ün çelik bakışlı gözleri samimiyetle parladı… Elleriyle geniş jestler yaparak ve yüksek sesle:

– Oğlunu almadılar mı? dedi. Ben tavsiye ettiğim halde mi almadılar? Ne kadar iyi olmuş… Çok iyi yapmışlar… İşte Cumhuriyet böyle anlaşılacak…

Kadın kalabalığın içinde kaybolmuştu. Ve Atatürk adeta vecd (coşku) dolu bir sesle:

– İşte Cumhuriyet’ten beklediğimiz netice… diyordu.

Hulusi Köymen; Atatürk’ü Anmak Kitabından, s.260

(yorumsuz!!!)

10659182

Kaçıncı Maddedeyiz?

Mazhar Müfit Kansu anlatıyor…

Erzurum Kongresi yapıldığı dönemlerde geçen bir konuşma:

“Mazhar not defterin yanında mı?”
“Hayır paşam.”
“Zahmet olacak ama bir merdiveni inip çıkacaksın. Al gel.”

Mazhar Müfit Kansu’nun aşağıya gidip elinde not defteriyle geldiğini görünce, sigarasından bir iki nefes çektikten sonra: “Ama bu defterin, bu yaprağını kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar gizli kalacak. Bir ben, bir sen, bir de Süreyya (Kalem Mahsus Müdürü) bileceksiniz, şartım bu…”

Paşa’nın şartı kabul edildi. Bundan sonrasını olayın şahidi Mazhar Müfit Kansu’nun ağzından dinliyoruz: “Öyleyse tarih koy” dedi. Koydum: 28 Temmuz, 1919 Sabaha karşı.

“Pekâlâ, yaz” diyerek devam etti. “Zaferden sonra Hükümet biçimi Cumhuriyet olacaktır… Bu bir. İki Padişah ve Haneden hakkında zamanı gelince gereken işlem yapılacaktır. Üç Fes kalkacak, uygar milletler gibi şapka giyilecektir.”

Bu anda kalem elimden düşüverdi. Yüzüne baktım. O da benim yüzüme bakıyordu. Bu, gözlerin bir takılışta birbirlerine çok şey anlatan konuşuşuydu. Paşa ile zaman zaman senli benli konuşurdum. “Neden duraksadın?” dedi. “Darılma ama paşam, sizin hayal peşinde koşan taraflarınız var” dedim.
Güldü…

“Bunu zaman gösterir, sen yaz” dedi. “dört Latin harflerini kabul etmek.” “Paşam yeter, yeter…” dedim. Biraz da hayal ile uğraşmaktan bıkmış bir insanın davranışı ile: “Cumhuriyet ilanını başarmış olalım da üst tarafı yeter” dedim.

Defterimi kapattım. “Paşam sabah oldu. Siz oturmaya devam edeceksiniz, hoşça kalın” dedim. Yanından ayrıldım. Gerçekten gün ağarmıştı. O anda olayların beni nasıl aldattığını ve Mustafa Kemal’i doğruladığını ve Mustafa Kemal’in beni nasıl bir cümle ile yıllar sonra susturduğunu tarih önünde açıklamalıyım…

Aradan yıllar geçmişti…

Çankaya’da akşam yemeklerinde birkaç defa: “Bu Mazhar Müfit yok mu, kendisine Erzurum’da şapka giyilecek, Latin harfleri kabul edilecek dediğim ve bunları not etmesini söylediğim zaman, defterini koltuğunun altına almış ve bana hayal peşinde koştuğumu söylemişti” demekle kalmadı, bir gün önemli bir ders daha verdi.

Şapka devrimini açıklamış olarak Kastamonu’ndan dönüyordu. Ankara’ya geldiği zaman da otomobille eski meclis binası önünden geçiyordu. Ben de kapı önünde bulunuyordum.. Beni yanına çağırdı ve şöyle dedi:

“Azizim Mazhar Bey, kaçıncı maddedeyiz? Notlarına bakıyor musun?”

Post Navigation